Hocalık Bilmeyen Hoca Patronları

Ankara’da yaşıyorum, Son 6 Aydır Batıkent’te kendi evime yürüme mesafesindeki ofisime gidip gelmek dışında arada bir istemeyerek te olsa bazı işlerimi halletmek için Kızılay’a gitmek durumunda kalıyorum. Sokaklarda dolanan binlerce insana şöyle bir zoom – out yaparak baktığımda yaş ortalamasının büyük oranda 16-17 olduğunu görüyorum. hemen hemen tamamı öğrenci olan bu çocuklar o dershane senin bu dershane benim koşuşturup duruyorlar. Sadece Kızılay’da binlerce dershane olması benim şahsen tüylerimi ürpertiyor.

Eğitim sistemindeki çatlaklar öylesine büyük bir pazar yaratmış durumda ki, bir günde dershaneler pazarında milyonlarca dolar el değiştiriyor. Ailelerin sanki çocuklarının gelecekleri için olmazsa olmazmış gibi çocuklarını dershanelere yazdırmaya güdülenmesi, hayatında bir kere bile herhangi bir konuda ders vermemiş, öğretmenliğin ne olduğunu bilmeyen binlerce “işletmeci kabzımal”ı zengin ediyor.

Ben hayatımın neredeyse son 8 yılını eğitimcilik ile kazanmış sade bir vatandaş olarak bunun acısını bire bir yaşadım. Alanımda ülkemin önde gelen uzmanlarından birisi olarak emeğim ile patronlarıma milyarlarca liralar kazandırdım. Öyle paralar ki, her ay Ankara’nın en güzel yerinde iyi bir ev alınabilecek kadar. Peki benim bir evim oldu mu ? Elbette hayır..

İki çocuğum ve eşimle orta halli bir semtte kirada oturuyoruz. Geçtiğimiz yıl 37 yaşıma bastığımda artık yeter deyip kendi işimi kurmaya karar verip işimden ayrıldım. Eşime aldığım arabayı da bu uğurda sattım. Kaldık arabasız. Allah büyüktür diyerek ve en çok ta ona güvenerek benim için yüklüce sayılabilecek miktarda bir bankadan kredi çektim ve Bismillah diyerek yola çıktım. Bu yolda benimle olan kardeşim ve en iyi arkadaşım Pelin hoca ile neredeyse 8 ay süren bir çalışma ile www.theakademi.com’u kurduk.

Ya kendi yolumuzda yürüyecektik, ya da “işletmeci kabzımalların sebzesi” olmaya devam edecektik. Biz birinci yolu seçtik. Kuracağımız işin hayatlarımızı idame ettirecek kadar kazandıracağından bile emin olmadan, “ya şimdi ya hiç” diyerek bir yola girdik. Çok şükür, sitemiz ve yayınlarımız umduğumuzun çok üzerinde ilgi gördü. Sağolsun eski öğrencilerim benim binlerce liralara yapamayacağım reklamı sosyal medyada yapmamı sağladı. Başlarda hiç düşünmediğimiz şekilde bir kaç firmadan ürünlerimizi sergileme talebi aldık. Henüz çok erken olsa da kurduğumuz işimizin ileride çok büyüyeceğine inanıyoruz. Çünkü bu işi “inanarak” yapıyoruz.

Dersane işleticilerini “kabzımal” olarak nitelendirmem sizde kabzımallık mesleğini aşağılanacak bir meslek olarak düşündüğüm algısını oluşturdu ise yanılıyorsunuz. Dersaneciliği, kabzımallık mesleğinin iş – akışına çok yakın bulduğum için bu benzetmeyi yaptım.

Bir çiftçi sebze yetiştirir. En iyi bildiği ve uzman olduğu iş budur. Sabah güneşin doğuşuyla uyanır, tarlasına gider, fidesini eker, toprağını çapalar, günler – aylar süren bu işlemlerden sonra ürünü toplama vakti gelir. Özenle yetiştirdiği ürünü kasalara yerleştirir ve önceden anlaştığı bir kabzımal’a olabilecek en düşük fiyatla ( mesela 50 kuruş ) satar. Kabzımal ürünü sebze – meyve haline nakleder, orada manavlara – marketlere – restoranlara satar. ( örnek 1.5 TL’ye ) Arada kazacı 1 TL olmuştur. peki ne kadar çalışmıştır bu kazanç için ? Sadece bir gün ! Emeğin büyüğünü vermiş olan çiftçi masraflarını çıktığında kazancı 15 kuruştur. Kabzımal ise sadece nakliye parası harcamıştır. Kabzımal olmasa çiftçi o ürünü satabilir miydi ? Orası ayrı bir yazı konusu…

Yıllar önce Türkiye’nin en büyük ud üstadı ve akademisyen Mutlu Torun ile kendi evinde tanışma fırsatı bulmuştum. Müzisyen arkadaşım Derya Türkan ile kendisine bir klasik kemençe – Klasik Gitar düeti yapmıştık. Çok beğenmiş ve devamında bize şunları anlatmıştı: “- Çocuklar çok yeteneklisiniz ama sizin için üzülüyorum. Neden biliyor musunuz ? Gerçekten yetenekli insanlar kendilerini pazarlamaktan yoksundur. Çok iyi şarkı söyleyebilir ama gidip te konser – albüm anlaşması yapamazlar. Ruhları böyle şeylere müsait değildir. İşte bu sebepten “menajerlik” diye bir meslek türemiştir. Bu vasıfsız ama ağzı iyi laf yapan adamlar sizi satar, havadan zengin olur. Siz çalışırsınız, onlar yer.”

Mutlu hocanın bu kelimeleri benim için o kadar etkileyici oldu ki bakın üzerinden 17 sene geçtiği halde kelimesi kelimesine hatırlıyorum.

Dönelim dersaneler ile ilgili meselemize. Sebzelerin soframıza kadar olan bu yolculuğunun dersanelerin işleyişinden hiçbir farkı yoktur desem bana inanır mısınız ?

Hiç bir vasfı olmayan ve kendisine iş adamı kartviziti bastıran bir kaç adam bir araya gelir. Büyükçe bir bina kiralarlar. Burayı boyatır, süsler püsler, kocaman bir tabela asar sonra gazeteye ilan verirler.

” ……. konuda eğitmenlik yapacak, ……. mezunu, ……….. uzmanlar eğitimciler aranıyor.”
” ……. firmamızda satış – pazarlama konusunda çalışacak presentabl bayanlar.”
“…….. sekreterler”
“………güvenlik”
“………kantin görevlisi”

Hemen o gün bir çok insan başvuru yapar. Birinci hafta sonunda herşey hazırdır. Artık bu vasıfsız ama parası olan arkadaşlar “dersane işletmecisi” olmuştur. Hocalık yapmayan hoca patronları !

Şu anda ülkemizde kurucuları ve sahipleri eğitimci olan dershane sayısı binde bir oranındadır. Eğitimcilerin hiç mi aklı yok ? Neden birleşip aracısız olarak bu işi kendileri yapmıyor ? Neden insan gibi geçinmelerine bile yetmeyecek paralara sabahtan akşama derse giriyorlar ? Üstelik çoğunun sigortası aldığı maaş üzerinden değil, asgari ücret üzerinden yatıyor. Hatta büyük çoğunluğu “ders saat ücreti” diye uydurulan illegal bir yöntem ile tamamen sigortasız çalıştırılıyorlar. Kazandıkları yetmiyor gibi bir de devleti soyarak kazançlarına kazanç katıyorlar.

Türkiye’min insanının bir mağazadan bir ürün alırken aldığı şeyin kalitesinden çok girdiği mağazanın tabelasına önem verme denyoluğu ne zaman geçerse işte o zaman bu dershanelerin de işi biter. Büyük dershaneler üniversite sınavında dereceye giren, kendisi ile hiç alakası olmayan öğrencilere ev – araba – para vererek “ben buradan ders aldım” dedirttiğini, üzerlerine de t-shirt’lerini giydirerek reklamlarında kullandığını biliyor musunuz ? Bilmiyorsanız öğrenmiş oldunuz.

Lisede en sevdiğim edebiyat hocam ve yine öğretmen olan eşi tüm birikimlerini emekli olduktan sonra 3 katlı eski bir bina kiralayıp dershane açmak için harcamışlardı. İkisi de artık iyice yaşlanana kadar orayı işletti. Ama “işletmeci kabzımal” olarak değil, her gün saatlerce derse girerek, mesleklerini icra ederek. İşte ben dershane diye ona derim.

Şimdilerde benim gibi öğretmen olan ve çok sevdiğim iki yakın arkadaşım birleşerek bir eğitim kurumu açtılar: Indigo Bilişim. Yine aynı bu bahsettiğim örnekteki gibi kendileri de eğitmen olan bu arkadaşlarım Yazılım – Sistem – Grafik Tasarım ve 3D alanlarında eğitimler vermek için kolları sıvadılar. Beni de aralarına davet ettiler. Ben bu teklifi seve seve kabul ettim, bu arkadaşlarım açtıkları kurumda derslere girecek, aynı zamanda bu kurumu yönetecekler. Bir ilan verselerdi benim yerime çok daha ucuza deneyimsiz bir eğitmen bulabilirlerdi, ama bunu yapacaklarına bana çok daha yüksek bir ücret ödemeyi kabul ettiler. Çünkü yaptıkları işin kalitesine önem veriyorlar. İşte çok güzel ve başarısı garanti formül dersanecilikte budur. Yanlarında çalışan eğitmen arkadaşlarının hakkını eksiksiz vermek, verilen eğitimin kalitesi, ve verilen bilginin doğruluğu bu kurumun ilk toplantı konuları oldu. Diğerleri gibi “bu işten kaç para kar ederiz” nereden vergi kaçırırız”, hocaları nasıl bedavaya çalıştırırız” diye asla düşünmediler. Çünkü bu insanlar gerçek eğitimciler. Allah yollarını açık edecek inşallah.

Bu yazdıklarımdan alınan, gücenen, bozulan, sararıp yeşeren dersanecilerden iseniz yaptığınız işin yukarıda tarif ettiğim sınıfa girdiğine kendiniz tanıklık etmiş oldunuz. Allah size akıl fikir versin.

Bir Cevap Yazın