Bir Haylaz Nasıl Hoca Olur ?

Lisede okurken sınıfım çok haylaz öğrencilerin sürüldüğü, okulun en belalı sınıfıydı. Hatta en son yılımızda illallah deyip bizi okulun yan tarafında henüz inşaatı bitmemiş ek binaya yerleştirmişlerdi. Arkadaşlarımın hemen hemen hepsi maşallah çok iyi sigara içerlerdi. Tabi o zamanlar bunu bir delikanlılık göstergesi sanıyorlardı. Ben de naçizane onların arasında yıllar sonra sağlam bir tiryaki olmamı sağlayacak ilk adımları atmıştım. O iğrenç dumanı ciğerlerime çekmeyi öğrenmeye çalıştığım zamanı hatırlıyorum da ne kadar da safmışız diyorum.

Günlerden bir gün eve gittiğimde abimi salonun duvarının önünde “hazır ol”da dururken gördüm, karşısında da babam. Abim benden 5 dakika önce eve gelmiş, babam ceplerini aramış ve o zamanların ucuz sigaralarından olan bir paket sigarayı cebinde bulmuş. Tabi sopayı yemiş, ceza olarak orada dikiliyordu. Babamın beni de arayacağını anladığımda içimden şehadet getirmeye başladım tabi. Çorabıma sıkıştırdığım bir paket uzun Marlboro’yu (!) bulduğunda bırakın tokadı, harbi bir yumruk geçirdi bana. burnum bile kanadı.
Yıllar geçti, bir yaz akşamı artık 38 yaşında olan ben, babamla bizim evin balkonunda karşılıklı çay – sigara içiyoruz, dedim ki : ” Baba keşke daha sağlam dövseymişsin, belki ders alırdım da hayatımın 20 senesini sigara illeti ile geçirmezdim. ” Babam çok konuşkan değildir. Yıllarca konuş konuş bakmış bir işe yaramıyor, konuşmaya değmeyecek konularda sadece gülümsemeyi tercih eder. Gülümsedi..

Babamın bana ömrü-hayatında toplam attığı tokat sayısı 15, bilemedin 20’dir. Hepsini de hak etmişimdir. Çünkü sağlam yaramazdım, kendimi bilmezmiyim. Yumruk sayısı ise “1..” Babam gülümsediği zaman aslında ne söylemek istediğini çok iyi anlatır. Elbette o yumruğu beni ve abimi sevmese atmazdı, dayağın çözüm olmayacağını iyi bildiğinden de eşek sudan gelene kadar değil de, bir yumruk ile yetindi sanırım.

Gençlerin ve çocukların öğüt alma ile ilgili çok ciddi sorunları vardır. Öğüt almayı pek sevmezler. Onlara bir konuda yaklaşırken sağlam psikoloji bilgisi lazımdır. Lafa nasıl gireceğinizi, nasıl bitireceğinizi çok iyi planlamalısınız. Şu anda 4 yaşlarında olan ikizlerimiz Rüzgar ve Yağmur’a günde herhalde 200 kere “yapma oğlum – yapma kızım” kelimesini kullansak da Anne ve Baba olarak pek öğüt almadıklarının farkındayız. Pediatrist ve Pediatrik Nörolog prof. Sabiha Paktuna Keskin hocanın kitaplarının tümünü alıp okumaya başladık. Gerçekten anladık ki çocuklara çok yanlış yaklaşıyormuşuz. Sabiha hoca kitapta çok güzel teknikler öğretiyor, uygulamaya yavaş yavaş başlayacağız inşallah. Şükür ki çok geç kalmadan araştırıp hocanın kitaplarını öğrendik. Ya böyle güzel kitaplar olmasaydı ? Çocuklar büyümeyecek miydi ? Elbette büyüyeceklerdi ancak Anne ve Baba olarak bize düşen onları en güzel yollarla büyütmek, şekillendirmek, hayata hazırlamak.

Ben bir öğretmenim. Kurs ve Dershanelerde bize “Eğitmen” derler. Üniversitelerde – İlkokullarda – Liselerde – Karate salonlarında nedense hep farklı isimler takılmıştır bize. Hatırlayın, hanginiz ilk okulda öğretmenine “hocam” dedi ? Orada o ufacık çocuklar öğretmenlerine onların en sevdiği sıfat olan, Atatürk’ün bizlere öğrettiği “öğretmenim” kelimesi ile hitap eder. Sonra ortaokul – liseye başlayınca birdenbire akıl-bağli ( arapça bir terim – “aklı yeten” ) olduklarından mı, camiye fazla takıldıklarından mı bilinmez öğretmenlerine “hocam” demeye başlarlar.

Öğretmen olmanın gerektirdiği sorumluluk, bir öğretmenin tüm hayatına yansır. Çevresindeki herkese bildiği doğruları öğretmeyi bir borç sayar kendine. Bundan olsa gerek 29 yaşında öğretmenliğe başladıktan sonra çok değiştim. Konuşmalarım, tavırlarım, hayata bakışım, geçmişi yargılayışım… Herşeyim değişti. Gönül gözü açıldı derler ya. İşte ondan oldum sanırım. Haa size nasıl öğretmen olduğumu anlatmadım, daha doğrusu neden ? Hiç hayalimde yokken aldığım bir teklif üzerine… Ama öncesinde yine Lise yıllarıma dönmemiz gerekiyor…

Geceleri Red Kit okuyarak uyumak en büyük zevkimdi. Renkli televizyon ile çok sonraları tanışan biz siyah – beyaz çocuklar renkli şeylere bayılırdık. O kadar takıntılı bir şekilde Red Kit biriktirip aynı sayıyı elli altmış kere okuyordum ki ne dersleri sallıyordum ne de okulu. Hatta annem bir koli dolusu dergiyi bir gün bana ceza olsun diye sobada bir güzel yakmış ve beni bu kötü alışkanlıktan kurtarmıştı.

Yine bir gece Red Kit maceralarını okuyarak vahşi batıda sabahladığım günün sabahında uyuklar bir halde okula gittim. Sanırım Lisenin ikinci yılıydı. İlk dersimiz Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi dersiydi ( O yıl tek sıfır çektiğim ders ) .. Ben uykusuzluğun verdiği etki ile sıraya kafayı gömmüş ve gerçekten uyumuşum, uyanmam çok ani oldu çünkü hoca elindeki kütüb-i sitte’nin yaklaşık 2.5 kiloluk dördüncü cildini beynime indiriverdi. Sonra bana ve sınıfa sağlam bir nutuk çekti : O nutuktan bir kelime dışında hiçbir kelime hatırlamıyorum. Biraz sersemlemiş olmamın da etkisinden olsa gerek, tek hatırladığım cümlesi “İnşallah siz de hoca olursunuz” şeklindeki bedduasıydı. Keşke kendisi için başka bir şey dileseymiş hocamız, çünkü sanırım o an gök kapıları açıktı. O haylaz, adam olmaz denilen sınıftan bir çoklarımız sonradan sağlam hocalar olduk.. Bazıları üniversitelerde, bazıları yurt dışında bazıları benim gibi özel kurumlarda.

İşte böyle.. Hayat insanları hiç düşünmedikleri yerlere sürüklüyor. Çocukken sorarlar ya büyüyünce ne olcan ? diye.. Pilot olup uçacaktım mesela ben… Biraz fazla uçmuşum anlaşılan…

Bir Cevap Yazın